23 Kasım 2012 Cuma

Düşüncelerimden nefes alamadığım günlerden birinde,gözlerimi gökyüzüne dikip sitemler yağdırdım.Dedim ki niye böyle,ne olurdu şöyle olsaydı?Neden hep beni,neden hep böyle dünya?
Neden zamirli soru cümlelerimin ardı ardısı kesilmeden,nefesim kesildi.Dünyanın volume ayarı gitgide düşerken,karşıdan o bana doğru yürüyordu.O yürüdükçe kaldırım taşları küçüldü,o yürüdükçe yollar eriyip yokoldu,yalnızca o kaldı.Ben ve o.Göz bebeklerimdeki dünyada yapayalnızdık.Oysa yanlardan taşan dünyalar vardı,engeller,duvarlar,içi izmarit dolu kaldırım taşları vardı,soğuk.İki yüzlü insanlar doluydu her yer,içlerinde biriktirdikleri can acıtıcı cümleler bir silahın namlusunda durup bekliyordu,bir kalbe iz açacağı günü.Ne uzun cümleler vardı,hiçbir anlam ifade etmeyen.Ne kısa cümleler vardı,umursanmadan kurulup,söylenen.Bilinmezdiki acıttığı can,akıttığı kan ruhunda.
Onu artık sevmiyorum.Yalnızca onu severkenki dünyayı özlüyorum.Her şeyin daha basitleştiği,küçüldüğü,doğallaştığı,masumlaştığı o dünya,şimdi öyle uzaklardaki ufuk çizgisini dahi göremiyorum.Kahve içerken,kahve fincanımın içine düşerdi.Ellerinden tutup bir şarkının nakaratına asardım onu.Güzel bir cümleydi eskilerde,şimdiyse acıklı.

' When you were here before
Couldn't look you in the eye
You're just like an angel
Your skin makes me cry
You float like a feather
In a beautiful world
And I wish I was special
You're so fuckin' special
'

Hiç yorum yok: